28 Temmuz 2016

Corfu adası tatili

Geçen hafta, Yunanistan'ın büyük ve güzel adalarından biri olan Corfu adasındaydım. Güzel bir denize sahip olan ada,  Kos gibi uzun kumsalların yokluğuyla bir tık geride kaldı. Yapı olarak İtalya kıyılarına benzeyen adada dağlar denize oldukça yakın. Düz alan yok denecek kadar azdı.

Bu sefer Tur şirketi ile gittik. Krakow'dan istediğiniz yere uçuş bulmak zor. Bu nedenle tur ile gitmek en mantıklı seçenekti. Turla gitmeyi çok sevmiyorum ben. Bu zamana kadar ilk defa yurt dışına çıkacağımız zaman tur ile gitmeyi tercih etmiştik. Etstur ile Dubrovnik'e gitmiştik. 8 yıl önceydi sanırım. 

İkinci tur deneyimimizi, Polonya'nın tur şirketi olan Itaka ile gerçekleştirdik. Otelimiz ve uçak yolculuğumuzdan oldukça memnun kaldım. Tek sıkıntı her şey Lehçeydi. Onun sıkıntısı da otele adım atana kadardı. Ondan sonra tur ile ilgilenen kişileri görmedik bile. 
Geçirdiğimiz 6 gün boyunca tam bir tembel tatili yaptık. Aslında gitmeden, scooter kiralamayı düşünmüştük. Lakin yolları görünce vazgeçtik. Bol bol denizin keyfini çıkardım ben de. Herşey dahil otel konseptinin kötü yanı, her daim yiyecek birşeylerin olmasıydı. O zaman da insan devamlı bir şeyler yiyip içiyor. O kadar çok dondurma yedim ki bu yaz bitene kadar yemesem yeridir.

Yüzmeyi 5-6 sene evvel öğrenmiş biri olarak, denizde halen tedirgin olmam normal karşılanırsa, deniz ile imtihanım da oldukça başarılı geçti. Aslında 5-6 sene uzun bir süre lakin her sene deniz tatili yapmadığım için pratik yapma şansım olmuyor. Tam anlamıyla tedirgin olmadan yüzebilmek için, sanırım bana kesintisiz 1 ay lazım. Bu tatilde denizde top oynamayı keşfettik. Aman Allahım ne zevkli şey o öyle. Kesintisiz saatlerce oynayabilirim. Bundan böyle her deniz tatilimde, bavulun olmaz ise olmazı deniz topu olacak.
Oteli istila eden Fransız turistleri saymazsak, ada, deniz, hava kısacası doğa çok güzeldi. Bu tatil süresince Fransızlardan nefret ettim desem yeridir. Adamlar Yunanistan'a gelmişler. Bir gram ingilizce konuşmadan tatil yapmanın peşindeler. Sanırım otelde bunun için tüm çalışanlarını Fransızca bilenlerden oluşturmuş. Bir hafta boyunca, mersi boğuu duymaktan gına geldi bana. Üstüne adamlara ingilizce " ben fransızca bilmiyorum" dememe rağmen, ısrarla Fransızca konuşmaya devam etmelerinden ötürüde gıcık oldum.  Adım gibi eminin ingilizce bildiklerinden de bu neyin havası, sanki herkes Fransızcamı konuşmak zorunda. 

İşte böyle Fransız tayfayı saymazsak, her şey tek kelime ile mükemmeldi. Eve dönünce içimi bir hüzün kaplamadı değil. Mis gibi havayı bırakıp, güneşin uğramadığı bir şehire alışmak biraz zaman alacak gibi.










Paylaş:

19 Temmuz 2016

Yaşamak

Herkes huzursuz. Sosyal paylaşımlarda sen böyle düşündün, al sana tüüü kaka. Yok sen şöyle yazdın, yazıklar olsun sana mesajları dolanıp duruyor. Takipten çıkanlara sitemler ve gidersen git mesajları yazılıyor. Bir grup onları destekler mesajlar atıp duruyor.  Bunları okurken ki çoğu zaman okumamayı tercih ediyorum, birlik ve beraberlikten her geçen gün ayrıldığımızı hissediyorum sadece.

Dün Krakow'da bisiklet yarış organizasyonu vardı. İnsanlar çoluk çocuk sokaklardaydı. Meydan cıvıl cıvıl, kötü havaya rağmen herkesin keyfi oldukça yerindeydi. Gökyüzünde yarışı çekmek için gezen helikopterler vardı. 
O kalabalığın içinde yürürken, buradakiler gülüp eğlenirken, orada geleceğinden endişe eden bir nesil yetişiyor diye düşündüm. 
En nihayetinde insanız hepimiz. Yaşam oldukça kolay iken neden her gün tedirginlik içinde olacağımız bir yaşamı yaşamak zorundayız ki. 

Kaliteli bir yaşam, mutlu bir çocuklukla sağlanır. 
Lütfen çocuklarınızın güzel anılar biriktirmesine izin verin. 
Sevgiler.








Paylaş:

13 Temmuz 2016

34 yaşım hoş geldin.

Ne çabuk geldin. Daha dün gibi 20'li yaşları kutladığım günler. Zaman hızla akıp geçerken, kendime verebileceğim tek öğüt, azıcık kendini düşün be Yasemin demekten öteye geçmiyor. Uzun uzadıya kaygılarımdan, sıkıntılarımdan bahsetmeyi sevmiyorum ben. Böyle olunca da derin bir sessizlik çöküyor yazılarımın üstüne. 34 yıl önce doğduğum an gibi, beynim boş ve gönlüm rahat olsun istiyorum. Büyüdükçe, görüp geçirdikçe, zaman ve mekan değiştikçe, insan kişiliği de buna ister istemez ayak uyduruyor.

Nasıl düşünürsen öyle yaşarsın felsefesini benimseyenlerdenim ben. Kimi enerji diyor buna, kimileri de inanç, kimileri ise kendini kandırmanın bir çeşidi diyip gülüp geçiyor.

Değişen ve peşinden depar atmak zorunda kaldığımız hayatta, kendine, hoop dur bakalım, soluklan demeyi bilmeli insan. Zihnini yönetmezsen, zamanla içinde boğulacağın bir çöplük elde edersin. Düşüncelerinizi güzel şeylere yönlendirip, enerjinizi sizi mutlu eden şeylere odaklayın.
O vakit hayat daha çekilesi bir hal alıyor.

Bugün 34. yaşıma merhaba dedim. Umarım bana huzuru ve sevgiyi beraberinde getirmişsindir. Bir yıl boyunca seninleyim. Hadi o zaman yaşam kaldığı yerden, bi tık daha olgunlaşan Yasemin ile devam etsin.


Paylaş:

6 Temmuz 2016

Kościuszko Mound

Annemle birlikte Krakow'u keşfetme serüvenim harikaydı. Onun geldiği hafta, havanın güzel olmasını fırsat bilip, Krakow'a kuş bakışı bakabilmek için Kościuszko dağına çıktık. Öyle dağ dediğime bakmayın. 326 metre yüksekliğinde yapay ve küçük bir dağ kendisi. Bizim evden yürüyerek 1 saatimizi aldı. Annemle gırgır şamata yaparak, nasıl yürüdük hiç anlamadım. Dağ yolunda harika villalar vardı. Sonradan öğrendim ki Krakow'un zenginleri oralarda ikamet ediyormuş. İşte para var huzur var. Boşuna dememişler.
Gezimiz boyunca bolca fotoğraf çektim.
İlk fotoğraf temsili. İnternette buldum. İşte çıktığımız dağ buydu. Etrafında bir müze ve cafeler var. Tepeye tırmanmak için kişi başı 12 Zloty verdik.



Dağa çıkana kadar tüm yol sıra ağaçlar ile kaplıydı. Sağda ve solda da dinlenmek için banklar vardı. Sanırım bu yüzden hiç yorulmadan zirveye ulaştık.




İşte bunlarda anne beni bi böyle çek. Ayy dur dur, birde böyle çek. Bloga ekleyeceğim dediğim fotoğraf kareleri.


Bu taş ise dağın zirvesindeydi. 



Bu fotoğrafta gördünüz düz yeşillik alan bir park. Etrafında bisiklet sürebiliyor, paten kayabiliyor ve isterseniz yürüyebiliyorsunuz. Benim spor için sık sık uğradığım yer olur kendisi.
Böyle bir yer İstanbul'da olsa şimdiye ağaoğlu gökdelenleri dikmişti.


Bu taş evin objektifime takılmasının nedeni ise sahip olduğu kapı numarası. Yürürken keşke benim olsa demekten kendimi alamadım.

İşte böyle. Bu geziden bana kalan,  bol kahkahalarımızın şen sesi ve şirin resimlerler oldu.
Bende bu tatlı anımı bloguma yazıp ölümsüzleştirmeyi tercih ettim. 


Paylaş:

2 Temmuz 2016

Bir aydır nerede bu karınca

Haziran ayında aktif bir şekilde blogumla ilgilemedim. Bende bu açığı kapatmak için bir ay boyunca neler yaptığımı yazmaya karar verdim.

Haziranın 2. haftası annem beni ziyarete geldi. Krakow'a taşındığımızdan beri, ilk defa biri beni ziyaret etti. 2 hafta, birlikte dolu dolu ve çok eğlenceli vakit geçirdik. Bol bol fotoğraf çektik. Daha önce gitmediğim yerleri annemle keşfettim. Onları detaylı bir şekilde yazacağım için uzun uzadıya yazmıyorum şimdi ;)

Annemi Varşovadan yolcu ettim. Hazır oraya kadar gitmişken, hafta sonunu da orada geçirdim. Daha önce gitme fırsatım olmamıştı. Gidip gördüğümde de pek birşey kaçırmadığımın farkına vardım. Bana tek artısı, uzun zamandır (8 aydır ) hasretini çektiğim lahmacun ve beytiyi doyasıya yemem oldu. Krakow'da Türk yemekleri bulmak neredeyse imkansız. Bir tane Türk marketi var. Onun dışında Türk mutfağından eser yok.

Annem gidince yeniden yalnızlığa alışmak zorunda kaldım. Buralara da en sonunda yaz geldi. Yazı da yaz değil. Kavruluyoruz güneşten. 

Havalar güzelleşince, kışın yapamadığım uzun yürüyüşlerime yeniden başladım. Her gün 1 saat yürüyorum. Umarım kışın özenle yaptığım fındık göbeğimi eritebilirim.

Geçen hafta sonu ise hayatımıza bir yenilik daha geldi. Artık bizim de bir bisikletimiz var. Şehir bisiklet sürmek için çok uygun. Tüm yollar size açık. Şehrin her yerinde bisiklet yolları var. Park sorunu yok. Her kaldırımda bisikletleri park etmek için demirler var. Ayrıca spor amaçlı sürecekseniz, harika parkurları var. Bir çok farklı rota belirledim bile. Yavaş yavaş, keşfetmeye başlayacağım. 

Buraya kadar yazdıklarım hep gezmeler, tozmalar üzerine oldu. Şimdi de neler okumuşum diye yazma zamanı.
Kindle'ımda okunmayı bekleyen Dune serisine başladım. Serinin 1. ve 2. kitabı olan "Çöl Gezegeni" ve " Dune Mesihi" okudum. O kitapları bitirir bitirmez, blog sözlüğün kitap okuma etkinliğine katıldım. Bu ayın seçilen kitabı Yaşar Kemal'in Yılanı Öldürseler adlı eseriydi. Kitap hakkıda bir yorum yazmıyorum şimdilik. Eğer okuyanların yorumlarını görmek isterseniz sizi de "Blog sözlük" e bekliyorum.
Hafta başı Dune serisinin 3. kitabına başladım.  Seri kitaplar gözümü korkutur aslında. İlk kitabın tadını diğerlerinde alamayacağımı düşünürüm. Samimi bir şekilde söylemem gerekirse, Dune için herşey olumlu şimdilik. Her kitap farklı bir tema içinde gidiyor. Anlayacağınız böyle gitmeye devam ederse seriyi tamamlayabileceğim.

Dönüp şöyle bir baktım, bir ay yazmayınca ne uzun bir yazı olmuş.






Paylaş: