28 Haziran 2015

Krakow meydanlarında bitmeyen olaylar..

Devamlı hareketlidir Krakow meydanları. Her zaman bir yerlerde panayır havası hakim :) Hiç bıkmadan sahneleri kurup kaldırıyorlar. Bu durum hem turistlerin hem de yerel haklın oldukça ilgisini çekiyor. Bu hafta Mały Rynek de yine sahneler kurulmuş, Polonyanın tüm yöresel yiyecekleri, giysileri küçücük dükkanlarda görücüye çıkmıştı. Evet evet içeriğini bilmesem bile gidip gezmekten çok zevk alıyorum. Ayrıca Krakow'un meşhur peyniri olan Oscypek yemeye de bayılıyorum.

Oscypek, Tatra dağlarının çevresinde yaşayan kuzucukların sütüyle yapılan, tütsülenmiş bir peynir çeşiti. Kızartılmış hali bizim bildiğimiz hellime çok benziyor. Kızartmadan yenildiğinde ise kuru ete benzeyen bir tadı olduğunu söylüyorlar ki ben daha o halini denemedim. 

Not: Bakmayın havanın böyle güzel gözüktüğüne an itibariyle deli gibi yağmur yağıyor.

 










Paylaş:

27 Haziran 2015

En sevdiğim renk mor.



Gerçekten en sevdiğim renk olur kendisi. Morun her tonuna bayılırım. Bu nedenden ötürümü  bilemem, her daim bir yerlerimi morartmadan duramıyorum.
Bu mor aşkından olsa gerek, 3 gün önce öyle bir çarptım ki bacağımı, kanamasına ramak kalmıştı, tabii benimde acıdan bayılmama. Çoğu morluklarımın nasıl oluştuğunu farkında bile olamıyorum. Öyle sakar şakirde değilimdir. Fakat yerimde duramayan yapımdan ötürü, sakin sakin mi hareket edemiyorum, bilemedim açıkcası. Geçen gün ayağımın üstünü morartmıştım mesela. Onu da başardım yaa pes diyorum kendime :) Masa sandalye kapı ne bulsam çarpıyorum.
Şaka maka derken küçük bir tepecik oluştu bacağımda. Buzla masaj yaptım. Şişi indi lakin bitmeyen acısı baki kaldı :(


Paylaş:

25 Haziran 2015

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu :)

Tatlı söz konusu olunca akan sular durur benim için. Daha doğmadan bağımlısı olmuşum şekerli şeylerin :) Annem anlatır hep, sana hamileliğim boyunca katur kutur akide şekeri, kutu kutu lokum  yerdim diye :) 

Bir de o zamana kadar hiç tatmadığı halde canı hep likör çekermiş, bol bol nane likörü içmiş. Belki onun için kafam bazen bir dünya oluyor. Bilemedim. O da ayrı bir post konusu olsun. Ben şimdi tatlı hikayeme geri döneyim :)

Algıda seçicilikten olsa gerek, geçenlerde yürürken House of Donuts gördüm. Minicik ve rengarenk bir dükkan. O gün başka işlere koşturmaktan tadına bakamamıştım fakat hep aklımdaydı. En son, hafta sonu şahane et yemeğinden sonra soluğu orada aldım. İçerideki donutları görmeniz lazım. Rengarenk, hepsi beni al beni al diye gözümün içine gülümsüyor. Bizim tercihim bu dört donut oldu :) 

İstanbul'da da bir iki kez denemiştim ve açıkcası pek hoşlanmamıştım. Fakat buradakilerin tadı çok hoşuma gitti. Oldukça lezzetli yapılmıştı. Paket yatırdım ki hepsini bir anda mideme indiremiyim :) 

Evet spor yapıyor olabilirim lakin dediğim gibi tatlı olunca akan sular duruyor :) Şimdi şu resme bakıp bana hak vermemek elde mi? :) :) 









Paylaş:

24 Haziran 2015

Yeni yerler denemeye devam :)

Blogumu takip edenler bilir. Gidip denediğim tüm mekanlar hakkında yazılar yazıyorum. Neden mi ? Tabii ki hava atmak için değil :) Gerçekten buradaki mekanları merak edenlere azıcık faydam dokunsun, gezi planı yapanlara, yaşamak isteyenlere bir nebze olsun fikir versin diye yazıyorum.

Bu hafta sonu da yeni yerler deneme çabası içindeydim. Geçen haftalarda bir iki kez deneyip, rezervasyonumuz olmadığı için giremediğimiz Ed Red  gittik :) Ara bir saat diliminde denk getirince , rezervasyon yaptırmadan içeri girmeyi başardık. 

Menüdeki salata olayını çok sevdim. Buralarda yakındığım konulardan biri bu çünkü. Salatayı yemeğin yanında değilde, ana yemek olarak tüketiyorlar fakat ed red menüsüne salata eklemeyi unutmamış. Yediğim etten de çok memnun kaldım. Yumuşacık ve lezzetliydi. Diğer restoranlara kıyasla biraz pahalıydı diyebilirim. Etin yanında içtiğim pembe şarabı buz gibi olduğu için çok severek içtim. Sevmiyorum öyle soğuk olmayan içecekleri. Spora başladığım içinde kızarmış patatesler bana eşlik edemedi :( 
Tabii bundan sonra ki yazımı görünce,  bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyeceğinizi şimdiden duyar gibiyim. Fakat her zaman söylerim, tatlıya asla hayır diyemem :) Bu böyle biline :)






   Bu arada yemeğimi beklerken bu şirin başlangıç tabağı geldi. 
Ekmeğin üzerinde peynir ve ev yapımı salam vardı.




Menü resmini de çok sevdim.
Ed Red 
Nice to meat you :)

Paylaş:

23 Haziran 2015

Oturma izni için mülakat zamanı



Bugün heyecanım doruktaydı. 2 ay önce oturum kartı için bizden istenilen evrakları teslim edip kişi başı yaklaşık olarak 400 Zloty ödedik. Dün arayıp bizi mülakata çağırdılar. Bakacaklarmış bu evlilik sahte mi değil mi ? Bu sabah gittik mülakata. Devlet dairesi sanırım dünyanın her yerinde aynı zihniyetle işliyor. İşi gücü yabancılarla olan serviste, mülakatı bizimle Lehçe yaptılar. Biz de bu durumda Lehçe bilen bir arkadaşımızı götürdük. Bize yardım etsin diye.
Benim için oldukça sancılı geçti. Lehçeden İngilizceye çevirdi arkadaşım. Ben ingilizce derdimi anlatmaya çalıştım. Mülakatı yapan kadın bence ingilizce bilmesine rağmen hiç ingilizce konuşmadı.
Neden mi ingilizce bildiğini düşünüyorum çünkü söylediğim sayıların çevrilmesini beklemeden yazdı :) Sorular da bir tuhaftı doğrusu.
- En son tatilinizde nereye gittiniz?  Kaç gün kaldınız?
- Eşin işe nasıl gidiyor ?
-Erken kalkar mı? Saat kaçta işe gidiyor ?
-Ne zaman, nerede tanıştınız ?
- İlk evliliğin mi?
-Soyadını değiştirdin mi?
- Nerede evlendiniz?
-Eviniz kaç oda, mutfağın kapısı var mı yok mu?
-Dün akşam ne yaptınız?
- Ne kadar süre burada kalmayı düşünüyorsunuz?
ve buna benzer yaklaşık 11 - 12 soru daha sordu.  Bir sayfa dolusu yazdı kadın. En zoru da nerede evlendiniz sorusuydu. Bu güne kadar nikah salonunun ingilizcesine bakmak aklımın ucundan bile geçmemişti :) En sonun da Kilisede değil, cami de değil, başka bir yerde evlendik dedim :)
Ben gerildim. Kadın da benimle birlikte gerildi. Yaklaşık 20 dk sürdü benim mülakatım. Şimdi yaklaşık bir hafta içinde bize olumlu ise gelin kart için başvuruyu tamamlayın diyecekler. Olumsuz olur ise ne olacağı hakkında bir fikrim yok. Umarım da olmaz :)
İşin en güzel yanı tüm avrupa birliği içinde dolaşı hakkınıda yanında vermeleri. Bu nedenle her seferinde vize ile uğraşmak zorunda kalmayacağım.



Paylaş:

Polonya'da oturma izni nasıl alınır?



Arkası yarın kuşağıma devam ediyorum. Dün ne kadar endişeli olduğumu paylaşmıştım. Yaklaşık 2 aydır oturum izni için bekliyoruz. En son evliliğimizin sahte olup olmadığını araştırmak için bizi mülakata davet ettiler. Bu sabah gittik mülakata. Devlet dairesi sanırım dünyanın her yerinde aynı zihniyetle işliyor. İşi gücü yabancılarla olan serviste, mülakatı bizimle Lehçe yaptılar. Biz de bu durumda Lehçe bilen bir arkadaşımızı götürdük. Bize yardım etsin diye.
Benim için oldukça sancılı geçti. Lehçeden İngilizceye çevirdiler. Ben ingilizce derdimi anlatmaya çalıştım.
Sorular da bir tuhaftı doğrusu.
- En son tatilinizde nereye gittiniz?  Kaç gün kaldınız?
- Eşin işe nasıl gidiyor ?
- Erken kalkar mı? Saat kaçta işe gidiyor ?
- Ne zaman, nerede tanıştınız ?
- İlk evliliğin mi?
- Soyadını değiştirdin mi?
- Nerede evlendiniz?
- Eviniz kaç oda, mutfağın kapısı var mı yok mu?
- Dün akşam ne yaptınız?
- Ne kadar süre burada kalmayı düşünüyorsunuz?
ve buna benzer yaklaşık 11-12 soru daha sordu. Bir sayfa dolusu yazdı kadın. En zoru ise nerede evlendiniz sorusuydu. Bu güne kadar nikah salonunun ingilizcesine bakmak aklımın ucundan bile geçmemişti. En sonun da kilise de değil, cami de değil, başka bir yerde evlendik dedim.
Ben gerildim. Kadın da benimle birlikte gerildi. Yaklaşık 20 dk sürdü benim mülakatım. Şimdi bir hafta içinde bize olumlu ise gelin kart için başvuruyu tamamlayın diyecekler. Olumsuz olur ise ne olacağı hakkında bir fikrim yok. Umarım da olmaz.






Paylaş:

22 Haziran 2015

Ateş almaya geldim.




Çok kısa bir yazı olacak. Devamı yarın niteliğinde :) Bugün aramışlar ve oturum kartı için yarın bizi görüşmeye çağırdıklarını söylemişler. Evliliğim yabancılar tarafından sorgulanıyor. Bakalım daha neler göreceğiz :) Yarınki mülakatta Lehçe konuşacakları için bir tercümana ihtiyacımız varmış. Bizim tercümanımız da arkadaşımız. Kendisi Ukraynalı. Artık beni neler bekliyor siz düşünün. Adamlar Lehçe soracak, arkadaşım bana ingilizce çevirecek, bende harika ötesi ingilizcemle cevap vereceğim. Anlayacağınız heyecan dorukta :) Bakalım beni neler bekliyor :)
Not : Şu oturum kartı çıkarsa avrupa birliğinde vizesiz gezme hakkım olacak. 2,5 aydır Polonya sınırları dışına çıkamıyorum. Umarım bir an önce şu karta sahip olurum.





Paylaş:

21 Haziran 2015

Wianki Kraków 2015 Etkinliği



Dün Krakow sokakları bir başka hareketliydi. Her sene tekrar edilen bir sanat etkinliği vardı. Adına Wianki diyorlar.  Tüm gün devam eden bir canlılıkla, günün ilk ışıklarına kadar eğlence hakimdi şehre. Keşke gün içinde yağan deli yağmurlar olmasaydı. Biz sadece gece nehir kenarında yapılan  havai fişek gösterisini izledik. Yağmur yağmadığı için şanslıydık. Gerçekten muazzam bir gösteri hazırlamışlardı. Yaklaşık 20 dakika sürdü. Görsel ve işitsel olarak tam anlamıyla kusursuzdu. Ben de elimden geldiğince size de izletebilmek için kayıt yapmaya çalıştım.









Paylaş:

20 Haziran 2015

Çok pis gaza geldim.


Düzenli olarak spor yapmak istiyorum. Çalışırken çok zordu bunu başarabilmek. 3 sene boyunca bitmeyen spor salonu maceralarım oldu.

İlk sene, çok korktuğum yüzmeyi hallettim. Şimdi bayağı bayağı yüzüyorum. Bir dönem plates yaptım ve anladım ki öyle yavaş yapılan sporlar benim tarzım değil. Onun için yogayı hiç denemedim bile.

Sonra bir zumba akımı başladı. Zumba tam benlik bir spor gerçekten. Hem deliler gibi dans ediyordum hem de 1 saatte 500-600 kalori yakıyordum. Uzun zaman zumba yaptım. Bu arada gerçekten fayasını da gördüm. Öyle kilolu bir kız değilim. 163 boyunda 49 kiloyum fakat genlerden gelen bir fındık göbek durumu var maalesef. Belki kışın yeniden zumbaya gidebilirim. 

Şimdi havalar güzelken bol bol yürüyorum. Yürüyüşte bir yerden sonra yetmemeye başladı. Bazen koşmayı deniyorum. Pek başarılı değilim koşu konusunda. Belki zamana ihtiyacım var uzun mesafeleri koşabilmek için.

Geçenlerde bizimkiler bir program bulmuşlar. Birbirlerine gaz verdiler sanırım o gazdan etkilendim. 90 günlük bir program.2 gündür söyledikleri programı çalışmaya başladım. Onlar mı? Halen bira göbeği yapmaya devam ediyorlar.

Bakalım bir şeyler yazmak için erken çünkü ben maymun iştahlıyımdır. Bir hevesle başlar sonra çabucak sıkılırım. Fakat şimdilik bayağı keyifli geliyor bana.

Eğer sıkılmaz ve devam edersem öncesi - sonrası resimlerimi paylaşırım 3 ay sonunda.




Paylaş:

19 Haziran 2015

Taşıma çantası

En vazgeçilmez çanta modeli benim için tote çantalar. Türkçeye taşıma veya kol çantası olarak çevirmek uygun olur sanırım. Kaç tane tote çantam var bilmiyorum. Her gittiğim yerden muhakkak alırım kendime hatıra olarak. Birde sevdiğim kumaşlardan kendim için diktiklerim var. Hepsini ayrı ayrı çok seviyorum. Belki bir gün hepsini bir arada fotoğraflayabilirim :) 

Neden mi tote??

1- Diğer çantalar gibi kendine has bir ağırlığı yok. Böylelikle sadece içine koyduğunuz eşyaların ağırlığını taşımanızı sağlıyor.

2- Bez olduğu için kirlendiğinde makineye atıp gönül rahatlığıyla yıkayabiliyorsunuz.

3- İçi çok geniş olduğundan, yanınıza alabileceğimiz şeyleri sınırlandırmak zorunda kalmıyorsunuz :)

4- Yağmurlu havalarda bile kullanılabilir eğer bir şemsiyeniz varsa :)

5- Aslında doğa dostu demek yanlış olmaz toteler için. Yurt dışında market alışverişlerinde poşet istediğinizde üstüne para ödüyorsunuz. Doğa dostu olmadığınız için :) :)  Fakat bir toteniz varsa içine doldurup  geçebiliyorsuz :)

6- Bir günlük kaçamak yapmak isterseniz, totenizle ayakkabınızı, yedek kıyafetilerinizi kolaylıkla taşıyabiliyorsunuz.

7- Spor solonuna giderken kocaman spor çantası kullanma derdine de son veriyor bu toteler :)

İşte bu nedenlerden dolayı tote candır diyorum :):)

Geçen hafta , çok öncelerden aldığım bu kumaş ile bir tote daha diktim. Bu sefer çantada Osmanlı havası esiyor biraz. İçine 3 adet cep iliştirdim. Küçük şeyleri daha rahat bulabilmek için.

Eğer bu totelerden bir tanede benim olsun diyorsanız bana yazın lütfen :)
Sevgiler.





Paylaş:

18 Haziran 2015

Bazen her istediğinizi bulamazsınız.

Yurtdışında yaşayanların ortak problemi, alıştıkları damak tadından ayrı kalmak sanırım. Senelerdir yediğin içtiğin şeylerden uzak olmak biraz garip hissettirmiyor değil.

Örneğin burada bir türlü sivri biber bulamıyorum. Onun yerine tatlı, sarı, kırmızı renkleri olan bir tanesi yaklaşık 250 gr gelen dolmalık biberler var. Tadı güzel fakat bir sivri biberinin yerini tutmadığı kesin. Etrafta bizim bildiğimiz kırmızı biber olmasına rağmen biber salçası kullanmıyorlar. Bende çok severim biber salçasını. Türkiye'de devamlı biber salçası kullanırdım. Çok şükür ki domates salçasını biliyorlar da ben de yemeklerde onu kullanıyorum.

Maydonoz delisi olduğumu bilenler bilir. Demet demet tüketebilirim. Her yemeğin içine, omletlerime, salatalarıma doğrar dururum. Dururdum desem daha doğru bu günlerde çünkü burada maydonoz altınla eş değer neredeyse :) Neden bu kadar pahalı olduğunu bir türlü anlayabilmiş değilim.

Meyve konusunda ağlayıp duran beni geçen gün gördüğüm kasa kasa çilekler şoka uğrattı :) Hem de fiyatı oldukça uygun. Birde kavun, karpuz marketlerde yerini aldı. İster yarım ister çeyrek şeklinde satın alabiliyoruz. Böyle olması beni mutlu ediyor. Çünkü evde meyve yiyen sadece benim. Türkiye'de iken kocaman karpuz alamazdım şimdi çeyrek karpuz alıp bozulmadan yiyebiliyorum. Onun içinde çok mutluyum.

Birde şu instagramın gözü çıksın emi. Herkes erik resimlerini paylaşıp duruyor. Bende ne severim eriği. Yazarken bile nasıl ağzım sulanıyor. Maalesef daha erik denen o şirin yeşilliklere rastlamadım burada. Acepse erikten bir haberler mi bilemiyorum. Bekleyip göreceğiz.

Aslında bu yazıyı  soframın vazgeçilmezi yoğurt için yazmaya karar vermiştim. Meğersem ne çok yazasım varmış. Bir baktım diğer sebze meyveler rolü çaldı, esas kahramanı yazmak en sona kaldı. :):)

Neredeyse her gün yoğurt yerim. Bunun içinde hayatımdaki yeri oldukça önemlidir yoğurdun. Buradaki marketlerde çeşit çeşit yoğurt var. Hiç biri de  bizim yemeğe alışık olduğumuz yoğurt tadında değil. Daha çok kremayı andıran bir dokuya sahip. Fakat deneme yanılma yöntemi ile bize en yakın olan yoğurdu gelir gelmez keşfettik :) Yoğurdun üzerinde Greece veya Balkainski yazıyorsa bizim yoğurttan hiç bir farkı yok demektir.  Bir İki kere mayalamaya çalıştıysam da sonunda pes ettim. Şimdi her markete gittiğimde su alır gibi düzenli Balkan yoğurdu alıyorum :)




Paylaş:

17 Haziran 2015

İngilizce öğrenmek için eğlenceli bir yöntem



Kim ne derse desin, ders çalışmanın hiç eğlenceli bir tarafı yok.
İngilizceye ilk başladığım zamanlar duolingo diye bir site keşfetmiştim. Onunla biraz daha eğlenceli bir hal aldı ve onun sayesinde bir çok yeni kelime öğrendim. İnkar edemem.
Ama gelin görün ki, bu aralar yine çalışamama bunalımları içerisindeyim. Neresinden başlayacağımı, nasıl bir yöntem izleyeceğimi hiç bilemiyorum.

1- Konu konu gideyim diyorum fakat olmuyor. Neden mi? Günlük konuşmada ben daha "have been " kalıbı kullanan birine rastlamadım. Konuları çalıştığım vakit günlük konuşma ingilizcesini öğrenemiyorum :(

2- Kitap okuyayım diyorum. Fakat en eksik olduğum konu telaffuz. Doğru telaffuz etmeden okumanın hiç bir katkısı yok bana. Her satırda, dur bunun da okunuşu nasılmış diyerek sözlüğe bakıyorum bu nedenle de bir arpa boyu yol alamıyorum.

3- Dizi izle diyorlar. Tamam eyvallah izliyorum. Ama adamlar o kadar hızlı konuşuyor ki , koca cümlenin bir başını bir de en sonunu anlıyorum.

4- Alt yazılı film izle diyorlar. Ben alt yazıyı okurken, yok artık bunları ne zaman söyledi diye bön bön ekrana bakmaktan öteye geçemiyorum.

Tamam biliyorum biraz yeteneksizim. Pekte haz etmiyorum kendisinden lakin bunu yapmaya da mecburum. Kendi ana dilimde ne kadar konuşkan olduğumu beni tanıyanlar bilir. Fakat söz konusu ingilizce olunca sus pus bir kız oluyorum ve artık bu işten çok sıkıldım. Hep dinle dinle nereye kadar.
Lütfen bunların dışında bir yönteminiz varsa, bildiğiniz bir site varsa paylaşın. Artık bende adam akıllı konuşmak istiyorum :( :(
Paylaş:

16 Haziran 2015

Biri çikolata mı dedi?

İçinde şeker barındıran hiç bir şeye hayır diyemem. Günün her saati yiyebilirim. Sabah, öğle, akşam, gece hiç fark etmez. Canım çekmeye görsün. Yine böyle bir tatlı krizi yaşarken çok güzel bir mekan keşfettim.
Açık vitrinde ustalar çeşit çeşit çikolatalarını yapıyorlar. Hepsi birer sanat eseri gibi.  Tüm süreci izleyebiliyorsunuz. Üst katta çok şirin bir oturma mekanına sahip. Verdiğiniz sipariş ise sizi çikolataya doyuruyor :)
Ben yemeğin üstüne çikolatalı meyve tabağı istedim. Meyvelerin üstüne dökülmüş bitter çikolatanın tadı harikaydı. Sanırım Krakow'da ki favori mekanlarım içinde yerini aldı kendisi :)








Paylaş:

15 Haziran 2015

Komşu komşunun külüne muhtaçtır.



Pazar günü  güneşten nasibimi almak için hazırlanırken ding dong kapımız çaldı.
Biz de yine 3-4 saniye süren kısa bir "sen bak, hayır hayır sen bak" tartışmasının kazanarak, kapıyı bizimkine açtırmayı başardım.
Kapıda sarışın, 40 yaşlarında bir bayan belirdi.
Yüzünde tatlı bir gülümseme ile başladı lehçe derdini anlatmaya.
Ama güzel bayan bi bak bize, bizde hiç lehçe bilir bir tip var mı?
Ne anlatmaya çalıştığını anlamadan duran bizi en sonunda anlayarak,
Ohhh lehçe bilmiyorsunuz dedi.
Demesiyle derdini ingilizce anlatmaya başlaması bir oldu.
Yan komşumuz oluyormuş kendisi.
Yeni taşınmışlar.
Bir iş için uzatma kablosuna ihtiyacları varmış.
Biz de komşuluk görevimizi yerine getirmek üzere evimizdeki uzatma kablosunu yeni komşumuzla paylaştık.
Sonra mutlu olduk. Buralarda da komşuluk varmış.
Bir sabah türk kahvesini alıp kapısını çalsam mı diye düşünmüyor değilim.

Paylaş:

Zalew Bagry gölünde güzel bir hafta sonu keyfi

Bizimkiler hafta içi mesaj attı. Hafta sonu göl kenarında pikniğe gidermiyiz diye. Ben zaten pikniğe, mangala bayılırım. Heyecan içinde cumartesi gününü beklemeye başladım. 
Zalew Bagry bize çok yakın olan bir gölmüş. Tramway ile 20 dk süren bir yolculuk sonunda çok güzel bir ortamda buldum kendimi. Ukraynalı arkadaşlarımızla bizim mangal kültürümüz farklı olsada,  ortak bir noktada buluştuk. Bizim için dana eti almışlardı. Fakat laf aramızda, onların aldıkları domuz eti daha lezzetliydi. Normalde piştiği zaman kokusundan dolayı yiyemiyorum ama mangal da yapılınca gayet yumuşak ve lezzetti geldi bana. 
Göl kenarında gezintiye çıktığımda kendimi tamamen İzmir'in yazlık beldelerinden birinde hissettim. Tek fark burada insanlar denize değilde göle giriyorlardı :) Gezinirken dikkatimi çeken başka bir şey ise çok kalabalık olmasına rağmen etrafta çıt çıkmamasıydı. Herkes kendi halinde ve çok huzurlu gözüküyordu. Bir de bizim plajları düşündüm. Bu kadar insan bizim plajlarımızda olsa,  annelerin her daim "aman evladım ordan değil buradan suya gir, ayağın kayar dikkat et, fazla uzağa gitme" tarzında havada uçuşan çığlıklarından , gençlerin bitmek tükenmek bilmeyen yüksek kahkahalarından dolayı ortalık bir panayır yerine dönerdi. Sanırım bizim halk olarak daha sakin konuşmayı öğrenmemiz lazım. İletişim kurabilmek için bağırmak şart değil. Bunu kavradığımız gün herşey daha huzurlu olacak bizim için. Bundan eminim :)







Paylaş:

14 Haziran 2015

Balık sevilmez mi ?

Bazen pıt diye aklıma düşen yiyecekler yok değil. İşte onlardan biri de balık. Fakat balık bulmakta zor iş. Genelde kuzey balığı var buralarda. Kuzey dediysem öyle aklınıza hamsi, palamut gelmesin. Daha önce hiç görmediğim farklı türler var tezgahlarda :)
İlk geldiğimde bir balık pişirme girişimim oldu.Marketten balık aldım. Meğersem tuzlu balıkmış. Fırında yaptım fakat tuzdan yemek ne mümkün. Yiyemeden çöpü boyladı canım balıklar. O balıkları nasıl tüketiyorlar, açıkcası çok merak ediyorum.
Bugün de çok güzel bir hava vardı. Yarından sonra yine serinleyecekmiş etraf. Bende bu güzel günü kaçırmadım. Kendimi attım Wisla'nın kenarındaki çimlerin üstüne. Biraz uzandım, biraz kitap okudum, bol bol güneşlendim :)
Sonra bir anda unuttuğum balık aklıma düştü yeniden. Sanırım uzun süre nehire bakınca,bilinç altımdaki balıklar bilinç üstüme çıktı :)
Hal böyle olunca da bir balık lokantası keşfetmeye karar verip, bir yer bulduk ve denemek için soluğu orada aldık. Destino adlı bir restoran bulduk. Biraz tereddüt içinde gittik. Menüde çupra vardı. Siparişi verip heyecan içinde ne gelecek diye beklemeye başladım. Sonuç mu? Beklediğime değdi. Gerçekten güzel bir balık yedim. Tek eksiği şöyle bol soslu bir salataydı bence. Buralarda salata ana yemek olarak yeniyor. Öyle bizim gibi yemek yanında tüketmeyi bilmiyorlar.
Şimdi evde aklıma düşen balığı mideme indirmenin dayanılmaz hazzı ile çayımı yudumlarken bu satırları yazıyorum :)












Paylaş:

Buralara da yaz geldi. Hoş geldi.

Krakow'un beni en çok korkutan tarafı ciddi bir şekilde soğuk olmasıydı fakat iki haftadır öyle güzel bir hava var ki anlatılmaz yaşanır cinsinden. Gelin siz düşünün bendeki mutluluğu. Ağzım kulaklarımda geziyorum. Dün de bu güzel havanın şerefine pikniğe gittik. Yakınlarda bir göl kıyısına.
Bu şehrin bir çok şeyini seviyorum. Çünkü yaşamak için çok fazla efor sarfetmem gerekmiyor. Piknik alanına  gitmemiz de çok kolay oldu. 20 dk süren süren bir tramway yolculuğu sonunda ulaştık . Yolculuk sırasında İstanbul'da hiç pikniğe gitmediğimi anımsadım. Orada bizim bugün geçirdiğimiz gibi bir günü geçirebilmek için saatlerce yol gitmemiz gerekirdi. Sonra aklıma yürüyüş yapmak için  Ataşehirden Bostancı sahiline gitmeye çalıştığımız günler geldi. Tam bir işkeneydi o günler. Hele ki arabayı Bağdat caddesine soktuktu mu, bitmez bilmek arabalar yığı içinde yerimizi alırdık. Saatler süren dur kalklar sonunda tüm enerjimizi yitirmiş bir şekilde kendimizi sahile atardık. O da yetmezmiş gibi aynı işkenceyi birde dönüş yolunca çekerdik. Şimdi o günlerinin ne kadar sıkıcı olduğunu daha iyi anlıyorum. Çünkü burada insanların hiç öyle dertleri yok. Çok isterdim ki  sevdiğim ve değer verdiğim herkes en az benim kadar bu huzuru tadabilsin :(





Paylaş:

Wroclaw'ın içi ve dışı

Wroclaw'a gittiğimde beni rengarenk evler karşıladı. Masal kitabından çıkmış gibiydi hepsi. Her gün milyonlarca gözlerin üstünde olduğu bu evlerde, kim bilir ne anılar saklıydı.










Sonra teker teker kiliseleri gezmeye başladım. O zaman anladım ki dışarıdaki renkli hayattan farklı bambaşka bir hayata daha sahipmiş bu şehir. Her yerde görmeye alışık olduğumuz süslü kilise mantığından çok uzak dizayn edilmiş hepsi. İçine girdiğimde, orta çağ döneminin o gotik mimarisi içinde kendimi kaybettim. ( Ne severim ben orta çağı, hep o dönemde yaşamayı hayal ederim.) Kiliselerin kulelerinden şehre kuş bakışı bakma imkanım da oldu. İşte o kulelere tırmanırken, orada toz içinde duran küçük alanlar beni benden aldı :) Merdivenleri çıkarken kurduğum hayallerin ucu bucağı yoktu resmen :)


Kościół św. Marii Magdaleny






İçinde hummalı  bir düğün hazırlığı olduğu için gezemedim :)




                                               










Kościół Garnizonowy pw. Św. Elżbiety 


 Bu güne kadar gördüğüm en etkileyici İsa heykeli ünvanını aldı benden.










İçerisi loş olduğundan fotoğraflarım çok net çıkmadı fakat enfes bir tavan tablosuna sahipti. O çizimlere bakarken içimden " ya ben doğru düzgün resim yapamaz iken adamlar neleri başarmış " demekten kendini alamadım :)






   Müzenin içinde bulduğumuz varaklı ayna ile bir kart postal çalışmamızı paylaşarak uzun ve bol resimli Wroclaw yazımı sonlandırıyorum. Yeni şehirleri, gidip gördükçe yazmaya devam edeceğim.
Sevgiler..
































Paylaş: