27 Haziran 2015

En sevdiğim renk mor.



Gerçekten en sevdiğim renk olur kendisi. Morun her tonuna bayılırım. Bu nedenden ötürümü  bilemem, her daim bir yerlerimi morartmadan duramıyorum.
Bu mor aşkından olsa gerek, 3 gün önce öyle bir çarptım ki bacağımı, kanamasına ramak kalmıştı, tabii benimde acıdan bayılmama. Çoğu morluklarımın nasıl oluştuğunu farkında bile olamıyorum. Öyle sakar şakirde değilimdir. Fakat yerimde duramayan yapımdan ötürü, sakin sakin mi hareket edemiyorum, bilemedim açıkcası. Geçen gün ayağımın üstünü morartmıştım mesela. Onu da başardım yaa pes diyorum kendime :) Masa sandalye kapı ne bulsam çarpıyorum.
Şaka maka derken küçük bir tepecik oluştu bacağımda. Buzla masaj yaptım. Şişi indi lakin bitmeyen acısı baki kaldı :(


Paylaş:

25 Haziran 2015

23 Haziran 2015

Polonya'da oturma izni nasıl alınır.



Arkası yarın kuşağıma devam ediyorum. Dün ne kadar endişeli olduğumu paylaşmıştım. Yaklaşık 2 aydır oturum izni için bekliyoruz. En son evliliğimizin sahte olup olmadığını araştırmak için bizi mülakata davet ettiler. Bu sabah gittik mülakata. Devlet dairesi sanırım dünyanın her yerinde aynı zihniyetle işliyor. İşi gücü yabancılarla olan serviste, mülakatı bizimle Lehçe yaptılar. Biz de bu durumda Lehçe bilen bir arkadaşımızı götürdük. Bize yardım etsin diye.
Benim için oldukça sancılı geçti. Lehçeden İngilizceye çevirdiler. Ben ingilizce derdimi anlatmaya çalıştım.
Sorular da bir tuhaftı doğrusu.
- En son tatilinizde nereye gittiniz?  Kaç gün kaldınız?
- Eşin işe nasıl gidiyor ?
-Erken kalkar mı? Saat kaçta işe gidiyor ?
-Ne zaman, nerede tanıştınız ?
- İlk evliliğin mi?
-Soyadını değiştirdin mi?
- Nerede evlendiniz?
-Eviniz kaç oda, mutfağın kapısı var mı yok mu?
-Dün akşam ne yaptınız?
- Ne kadar süre burada kalmayı düşünüyorsunuz?
ve buna benzer yaklaşık 11 - 12 soru daha sordu.  Bir sayfa dolusu yazdı kadın. En zoru da nerede evlendiniz sorusuydu. Bu güne kadar nikah salonunun ingilizcesine bakmak aklımın ucundan bile geçmemişti :) En sonun da Kilisede değil, cami de değil, başka bir yerde evlendik dedim :)
Ben gerildim. Kadın da benimle birlikte gerildi. Yaklaşık 20 dk sürdü benim mülakatım. Şimdi yaklaşık bir hafta içinde bize olumlu ise gelin kart için başvuruyu tamamlayın diyecekler. Olumsuz olur ise ne olacağı hakkında bir fikrim yok. Umarım da olmaz :)






Paylaş:

22 Haziran 2015

Ateş almaya geldim.




Çok kısa bir yazı olacak. Devamı yarın niteliğinde :) Bugün aramışlar ve oturum kartı için yarın bizi görüşmeye çağırdıklarını söylemişler. Evliliğim yabancılar tarafından sorgulanıyor. Bakalım daha neler göreceğiz :) Yarınki mülakatta Lehçe konuşacakları için bir tercümana ihtiyacımız varmış. Bizim tercümanımız da arkadaşımız. Kendisi Ukraynalı. Artık beni neler bekliyor siz düşünün. Adamlar Lehçe soracak, arkadaşım bana ingilizce çevirecek, bende harika ötesi ingilizcemle cevap vereceğim. Anlayacağınız heyecan dorukta :) Bakalım beni neler bekliyor :)
Not : Şu oturum kartı çıkarsa avrupa birliğinde vizesiz gezme hakkım olacak. 2,5 aydır Polonya sınırları dışına çıkamıyorum. Umarım bir an önce şu karta sahip olurum.





Paylaş:

20 Haziran 2015

Çok pis gaza geldim.


Düzenli olarak spor yapmak istiyorum. Çalışırken çok zordu bunu başarabilmek. 3 sene boyunca bitmeyen spor salonu maceralarım oldu.

İlk sene, çok korktuğum yüzmeyi hallettim. Şimdi bayağı bayağı yüzüyorum. Bir dönem plates yaptım ve anladım ki öyle yavaş yapılan sporlar benim tarzım değil. Onun için yogayı hiç denemedim bile.

Sonra bir zumba akımı başladı. Zumba tam benlik bir spor gerçekten. Hem deliler gibi dans ediyordum hem de 1 saatte 500-600 kalori yakıyordum. Uzun zaman zumba yaptım. Bu arada gerçekten fayasını da gördüm. Öyle kilolu bir kız değilim. 163 boyunda 49 kiloyum fakat genlerden gelen bir fındık göbek durumu var maalesef. Belki kışın yeniden zumbaya gidebilirim. 

Şimdi havalar güzelken bol bol yürüyorum. Yürüyüşte bir yerden sonra yetmemeye başladı. Bazen koşmayı deniyorum. Pek başarılı değilim koşu konusunda. Belki zamana ihtiyacım var uzun mesafeleri koşabilmek için.

Geçenlerde bizimkiler bir program bulmuşlar. Birbirlerine gaz verdiler sanırım o gazdan etkilendim. 90 günlük bir program.2 gündür söyledikleri programı çalışmaya başladım. Onlar mı? Halen bira göbeği yapmaya devam ediyorlar.

Bakalım bir şeyler yazmak için erken çünkü ben maymun iştahlıyımdır. Bir hevesle başlar sonra çabucak sıkılırım. Fakat şimdilik bayağı keyifli geliyor bana.

Eğer sıkılmaz ve devam edersem öncesi - sonrası resimlerimi paylaşırım 3 ay sonunda.




Paylaş:

19 Haziran 2015

Taşıma çantası

En vazgeçilmez çanta modeli benim için tote çantalar. Türkçeye taşıma veya kol çantası olarak çevirmek uygun olur sanırım. Kaç tane tote çantam var bilmiyorum. Her gittiğim yerden muhakkak alırım kendime hatıra olarak. Birde sevdiğim kumaşlardan kendim için diktiklerim var. Hepsini ayrı ayrı çok seviyorum. Belki bir gün hepsini bir arada fotoğraflayabilirim :) 

Neden mi tote??

1- Diğer çantalar gibi kendine has bir ağırlığı yok. Böylelikle sadece içine koyduğunuz eşyaların ağırlığını taşımanızı sağlıyor.

2- Bez olduğu için kirlendiğinde makineye atıp gönül rahatlığıyla yıkayabiliyorsunuz.

3- İçi çok geniş olduğundan, yanınıza alabileceğimiz şeyleri sınırlandırmak zorunda kalmıyorsunuz :)

4- Yağmurlu havalarda bile kullanılabilir eğer bir şemsiyeniz varsa :)

5- Aslında doğa dostu demek yanlış olmaz toteler için. Yurt dışında market alışverişlerinde poşet istediğinizde üstüne para ödüyorsunuz. Doğa dostu olmadığınız için :) :)  Fakat bir toteniz varsa içine doldurup  geçebiliyorsuz :)

6- Bir günlük kaçamak yapmak isterseniz, totenizle ayakkabınızı, yedek kıyafetilerinizi kolaylıkla taşıyabiliyorsunuz.

7- Spor solonuna giderken kocaman spor çantası kullanma derdine de son veriyor bu toteler :)

İşte bu nedenlerden dolayı tote candır diyorum :):)

Geçen hafta , çok öncelerden aldığım bu kumaş ile bir tote daha diktim. Bu sefer çantada Osmanlı havası esiyor biraz. İçine 3 adet cep iliştirdim. Küçük şeyleri daha rahat bulabilmek için.

Eğer bu totelerden bir tanede benim olsun diyorsanız bana yazın lütfen :)
Sevgiler.





Paylaş:

17 Haziran 2015

İngilizce öğrenmek için eğlenceli bir yöntem



Kim ne derse desin, ders çalışmanın hiç eğlenceli bir tarafı yok.
İngilizceye ilk başladığım zamanlar duolingo diye bir site keşfetmiştim. Onunla biraz daha eğlenceli bir hal aldı ve onun sayesinde bir çok yeni kelime öğrendim. İnkar edemem.
Ama gelin görün ki, bu aralar yine çalışamama bunalımları içerisindeyim. Neresinden başlayacağımı, nasıl bir yöntem izleyeceğimi hiç bilemiyorum.

1- Konu konu gideyim diyorum fakat olmuyor. Neden mi? Günlük konuşmada ben daha "have been " kalıbı kullanan birine rastlamadım. Konuları çalıştığım vakit günlük konuşma ingilizcesini öğrenemiyorum :(

2- Kitap okuyayım diyorum. Fakat en eksik olduğum konu telaffuz. Doğru telaffuz etmeden okumanın hiç bir katkısı yok bana. Her satırda, dur bunun da okunuşu nasılmış diyerek sözlüğe bakıyorum bu nedenle de bir arpa boyu yol alamıyorum.

3- Dizi izle diyorlar. Tamam eyvallah izliyorum. Ama adamlar o kadar hızlı konuşuyor ki , koca cümlenin bir başını bir de en sonunu anlıyorum.

4- Alt yazılı film izle diyorlar. Ben alt yazıyı okurken, yok artık bunları ne zaman söyledi diye bön bön ekrana bakmaktan öteye geçemiyorum.

Tamam biliyorum biraz yeteneksizim. Pekte haz etmiyorum kendisinden lakin bunu yapmaya da mecburum. Kendi ana dilimde ne kadar konuşkan olduğumu beni tanıyanlar bilir. Fakat söz konusu ingilizce olunca sus pus bir kız oluyorum ve artık bu işten çok sıkıldım. Hep dinle dinle nereye kadar.
Lütfen bunların dışında bir yönteminiz varsa, bildiğiniz bir site varsa paylaşın. Artık bende adam akıllı konuşmak istiyorum :( :(
Paylaş:

15 Haziran 2015

Komşu komşunun külüne muhtaçtır.



Pazar günü  güneşten nasibimi almak için hazırlanırken ding dong kapımız çaldı.
Biz de yine 3-4 saniye süren kısa bir "sen bak, hayır hayır sen bak" tartışmasının kazanarak, kapıyı bizimkine açtırmayı başardım.
Kapıda sarışın, 40 yaşlarında bir bayan belirdi.
Yüzünde tatlı bir gülümseme ile başladı lehçe derdini anlatmaya.
Ama güzel bayan bi bak bize, bizde hiç lehçe bilir bir tip var mı?
Ne anlatmaya çalıştığını anlamadan duran bizi en sonunda anlayarak,
Ohhh lehçe bilmiyorsunuz dedi.
Demesiyle derdini ingilizce anlatmaya başlaması bir oldu.
Yan komşumuz oluyormuş kendisi.
Yeni taşınmışlar.
Bir iş için uzatma kablosuna ihtiyacları varmış.
Biz de komşuluk görevimizi yerine getirmek üzere evimizdeki uzatma kablosunu yeni komşumuzla paylaştık.
Sonra mutlu olduk. Buralarda da komşuluk varmış.
Bir sabah türk kahvesini alıp kapısını çalsam mı diye düşünmüyor değilim.

Paylaş:

14 Haziran 2015

Buralara da yaz geldi. Hoş geldi.

Krakow'un beni en çok korkutan tarafı ciddi bir şekilde soğuk olmasıydı fakat iki haftadır öyle güzel bir hava var ki anlatılmaz yaşanır cinsinden. Gelin siz düşünün bendeki mutluluğu. Ağzım kulaklarımda geziyorum. Dün de bu güzel havanın şerefine pikniğe gittik. Yakınlarda bir göl kıyısına.
Bu şehrin bir çok şeyini seviyorum. Çünkü yaşamak için çok fazla efor sarfetmem gerekmiyor. Piknik alanına  gitmemiz de çok kolay oldu. 20 dk süren süren bir tramway yolculuğu sonunda ulaştık . Yolculuk sırasında İstanbul'da hiç pikniğe gitmediğimi anımsadım. Orada bizim bugün geçirdiğimiz gibi bir günü geçirebilmek için saatlerce yol gitmemiz gerekirdi. Sonra aklıma yürüyüş yapmak için  Ataşehirden Bostancı sahiline gitmeye çalıştığımız günler geldi. Tam bir işkeneydi o günler. Hele ki arabayı Bağdat caddesine soktuktu mu, bitmez bilmek arabalar yığı içinde yerimizi alırdık. Saatler süren dur kalklar sonunda tüm enerjimizi yitirmiş bir şekilde kendimizi sahile atardık. O da yetmezmiş gibi aynı işkenceyi birde dönüş yolunca çekerdik. Şimdi o günlerinin ne kadar sıkıcı olduğunu daha iyi anlıyorum. Çünkü burada insanların hiç öyle dertleri yok. Çok isterdim ki  sevdiğim ve değer verdiğim herkes en az benim kadar bu huzuru tadabilsin :(





Paylaş:

9 Haziran 2015

Geçen hafta diktiklerim

Geçen hafta farklı bir model denedim. Nedense bu modeli dikmeyi hep erteledim. Kısmet bu zamanaymış. İki farklı boyutta çalıştığım (hobo) kol çantalarının yenileri yolda. Tek sıkıntım bazı malzemeleri henüz nereden alacağımı bilememek. İşime yarayacak bir kaç yer keşfettim fakat tam istediğim şeyleri bulamıyorum. Sanırım internet üzerinden sipariş ile halledeceğim.
Bu arada çok şirin bir plaj çantası modeli üzerinde çalışıyorum. Bittiğinde eminim bu senenin en çok sevilen nachnuch çantaları içinde yer alacak.
O zaman az laf çok görsel diyerek yeni çantalarımı görücüye çıkarma vaktidir.
Bu arada unutmadan eğer sizde bir nachnuch çantası benim olsun derseniz , bana nachnuch@gmail.com dan ulaşabilirsiniz.
My Facebook  
My Instagram 
My Dawanda Shop 









Paylaş:

Sadece yazmak istedim...

Yazmak tam olarak onun işi. Sevinçlerini, aşklarını, düzene kızgınlıklarını öyle güzel satırlara döker ki, bıkmadan tekrar tekrar okuyabilirsiniz. Onunla sevinip, hülyalara dalıp, sizde haksızlıklara isyan çığlıkları atabilirsiniz. İşte benim bünyemde bıraktığı ektinin tam olarak tanımı bu.

Bu günlerde yazdıkları ise çok daha derin duygular barındırıyor ve tam kalbime dokunuyor. Büyük kayıplar, ruhta kapanmayan yaralar açar. O ise yavaş yavaş sarmaya çalıştığı yarasını satırlara döküyor. Her yazışında biraz daha kapanıyor belki yarası. Belki de her yazışında yeniden kanıyor.

Bundan tam 16 ay önce tanıdım ben onu. Yapamam dediğim şey ( hiç bir zaman sevmediğim ingilizce) hakkında o kadar güzel cesaretlendirdi ki beni. Onun yol göstermeleri sayesinde, kendime güvendim ve şimdi bambaşka bir ülkeden bu satırları yazıyorum.

O zamanlar sadece öğretmen kimliğini biliyordum. Sonra yazıları ile aslında ne çok kimliğe sahip olduğunu anladım. O harika bir evlat, tam bir Sezen Aksu aşığı, iyi bir tiyatrocu, dumanın ev arkadaşı, ülkesine değer veren bir vatansever ve arkadaşlarının biricik dostuydu.

Sevgili Ferit Günaydın seni satırlara sığdırmak çok zor.
İyiki varsın.
Ve lütfen var olmaya devam et.



Paylaş:

7 Haziran 2015

Ben Küçükken

Yazılarını çok severek okuduğum, kendisini bana çok yakın gördüğüm blogger arkadaşım Mevlüde Turk 'den çok tatlı bir mim konusu geldi bana :) Ben de yazamadan edemedim. Gerçi ben gazımı alamayıp çocukluktan bugüne olan bir yazı yazmışım, okuyunca fark ettim. Artık affınıza sığınıyorum :) Çünkü silmeye kıyamadım :)



Ben küçükken harika bir çocukluk dönemi geçirdim diyemem. Oldukça yaramazmışım. Daha doğarken anneme çok çektirmişim. Çok zor bir doğum sonucu dünyaya 4,5 kilo olarak gelmişim. Doğumdan 2 - 3 ay sonra boynumun doğum sırasında çatladığı anlaşılmış. Doktorlar anneciğime "başı sol tarafa yatık kalır" demişler. Fakat canım annem türlü yöntemlerle bu sorunu çözmüş.(bana özel şapka dikmiş, başımı sağ tarafta tutabilmek için) şimdi ise hiç bir sorunum yok. Deyim yerindeyse fıldır fıldır çeviriyorum başımı. Sanırım minnak bir bebek iken çektiklerim beni biraz asabi yapmış. Bir de ağlamak ses tellerimi açmış sanırım :))

Ben küçükken, şimdilerde sudan çıkmayan benim aksine, her banyo yapışımdan tüm mahalle haberdar olurmuş. Bir keresinde hatırlarım, babaannemin evinde banyo yaptırmaya çalıştıklarında, pencereyi açıp " kurtarın beni öldürüyorlar" diye avazım çıktığı kadar bağırmıştım. Açılan ses tellerim sayesinde sesimin volümünü tahmin edersiniz sanırım :)
Ben büyürken ( 3 yaşıma geldiğimde)  bir kız kardeşim olmuş. O günden sonra tüm bebeklerimi rafa kaldırıp onunla oynamışım. Annem "kilo almasının ve yemeği sevmesinin tek nedeni senin her daim onu biberonla beslemendir" der  :)
Aradan bir 2 yıl daha geçince aramıza çetemizin son üyesi katılmış. Bu arada beni ana okuluna göndermeye çalışmışlar. Fakat ne mümkün " ben baba okuluna gideceğim" diye günlerce ağlayıp, bizimkileri alt etmişim. 1. sınıfa kayıtsız başlamışım. Öğretmenim ve babam " zaten sıkılır , bu yaşta ağır gelir" demişler. Gelin görün ki , ilk okumayı sökenlerden olmuşum. İkinci sınıfa kaydımı yapmışlar. Böylelikle okul hayatım başlamış olmuş.
Kendimden büyük sarı bir çantam varmış. Annem anlatır, çantamı taktığımda arkadan gözüken tek şey minnacık bacaklarım olurmuş. O halde koştuğum zaman komşular " gidiyor atom karınca " derlermiş.
Büyüdükçe yaramazlığıma yaramazlık eklemeye devam etmişim. 4 yaşına kadar hasta olmayan kız kardeşimi, bahçede sırılsıklam ıslatarak hastanelik etmişim.
Yaz tatilinde şişeleri kırıp üstünden atlamaca oynarken ayağımı iki hafta kullanılmaz hale getirmişim. Dedem, ayağımla üstüne bastığım cam parçalarını temizlerken attığım çığlıkları halen hatırlarım.
İlkokulun son zamanlarında yaşanan bazı problemlerden dolayı, fazlasıyla içe kapanmaya başlamışım. İlkokul öğretmenim devamlı "Yasemin sınıfımızın nazar boncuğu" dermiş benim için. Çok sessizmişim okulda. Hiç konuşmazmışım. Doğru dürüst arkadaşım da yokmuş. Neden mi buralar hep mişli geçmiş. Çünkü gerçekten bunların hiç birini net hatırlamıyorum.
Ortaokula kayıt yaptırcağımız zamanı hatırlıyorum. Okul müdürü babamın arkadaşıydı, "yaşı çok küçük okul ağır gelir bir sene evde otursun" dedi. Ben yine kıyametleri kopartarak kendimi kaydettirdim. Ortaokulda tüm arkadaşlarım erkekti. Sıra arkadaşımın adı "Mutlu" idi. Öyle servisle okula gidip gelmezdik. Tabana kuvvet yürürdük hep. İşte o yürüdüğümüz günlerin birinde, tırmanmak zorunda olduğumuz yokuşta, bir köpek tarafından kovalandığımdan beri tüm hayvan türlerinden korkar oldum. Ortaokulda tek kötü dersim din dersi idi. Demek ki bünyeme tek ağır gelen oydu :)
Ortaokul yıllarımda astım bronşit oldum. Uykusuzluk ve az nefes ile yaşamaya başladım. Doktorlar böyle giderse oksijen tüpüne bağlı bir hayatım olacağını söylediler. Babamın bir doktor arkadaşı aracılığıyla tahlillerimi Ankara'ya gönderdik. Bir yıl sürecek olan bir tedaviye başladık. Her ay yapılan bir iğnem vardı. Onu yaptıklarında bir gün boyunca ayağımın üstüne basamazdım. Tedavim bittikten sonra 2 sene burnum bile akmadı. Şimdi ise hiç bir nefes sorunu çekmiyorum. Umarım bu hep böyle olur. Bu arada verdiğim tüp tüp kanlardan olsa gerek şimdi tahlil yaptırmaktan ve doktora gitmekten ölesiye korkarım.
Yaz tatillerimde şimdiki çocukların aksine meyve bahçeleri içinde büyüdüm. Dalından meyve yemenin zevkini tattım. Benim dediğim bir incir ve erik ağacım vardı. Tırmanıp üstünde saatlerce otururdum. Tabii ki kurduğum hayaller de bonusu olurdu.
Babamla devamlı kavga ederdim. O hiç bir zaman benim bir kız çocuğu olduğum gerçeğini kabullenmek istemezdi. Tüm erkek işlerini beraber yapardık. Bir defasında, fırınlı ocağı arabanın üstüne beraber koyma maceramız var mesela. O fırını oraya bağlarken döktüğüm gözyaşlarını hiç unutmam. Tabi bu arada babamın bağırışlarını da. Fakat bu kadar acı tecrübeden sonra şimdi bir çok erkek işini yapabilecek yeteneğe sahibim.
Sonra pek iç açıcı olmayan lise dönemim başladı. O zamanlar süper liseler vardı. Puanımın tutmasına rağmen, babamın saçma bir inadı yüzünden kız meslek lisesine başladım. Benim mezun olacağım sene, saçma sapan kat sayısı diye bir yerleştirme sistemi çıkardılar. O nedenle de istediğim gibi güzel bir üniversitede okuyamadım. Giyim öğretmeni olmayı reddedince, puanımın yettiği işletmeyi okumaya başladım. Üniversite yıllarımda çok büyük bir kayıp yaşadım. Hiç bir zaman doğru dürüst anlaşamadığım babamı, bir trafik kazasında kaybettim. O günden sonra bazı hayallerimi geride bıraktım ve işte şimdi hayatın beni getirdiği noktada mutlu olmaya çalışıyorum.
Çocukken çok fazla hayal kurardım. Şimdi çocukluğumdan bana kalan tek şey değişmeyen ve asla küçülmeyen hayal dünyam.

Paylaş:

2 Haziran 2015

Okuma değerlendirmesi

Her sene başı kendime bir okuma hedefi koyuyorum. Seneyi yarıladığımız bu günlerde, geçmiş ayların bir özetini yazmak istedim. Bu sene pek verimli geçmedi benim açımdan. Hayatımdaki değişikliklere ayak uydurmaya çalışırken, okuma aşkım ikinci planda kaldı.
Şu ana kadar 7 kitap okuyabildim.
 Bu Hedef doğrultusunda okuduğum kitaplar;

- Karamazov Kardeşler -Dostoyevski
- Hep o Şarkı - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
- Serenad - Zülfü Livaneli
- Kiralık Konak - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
- Körlük - Jose Saramago
- Kabil - Jose Saramago
- Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar






Paylaş: